Loading...
Loading...

Aşk Devrimcidir Ya Da Çiçeğin Çobana Sevdasi

Can KÜÇÜKGÖZ

Kahverengi koltukta, güzel bir sezgi çizmeye başladı. Kalem, elindeki beyaz kâğıt üstünde oynaştıkça anlamsız çizgiler can kazanıyordu. Çizmek ve ne olacağını bilmeden kâğıdın üstünde bir koşu tutturmak, başlamak, kendiliğinden bir misafir gibi bağdaş kurardı yüreğine. Uzun siyah saçları yüzüne dökülür, ifadesi ayrı bir ışıkla parlardı. Kendi kendine gülümsedi, hiçbir zaman sadece ressam olmayı düşlememişti. Düşlediği toplum için güzellikleri yaşarken, üretirken, ifade edecek cesareti, farkı taşıyabilmekti. Omuzları geniş değildi,bunu düşünürken bir kez daha güldü; "parmak çocuk!"

Büyüklüklerin, erdemin; yaşla, kiloyla taşınmadığını savunan dünyası güzellikler doluydu. İmkânsızı istemek! İsteyecekti elbet. Değersiz olduğuna inanan, fallarla, ön yargılarla utandırılan bir toplumda kadın olmak direnmek demekti. Uçuşan bir kelebek gelip kondu kaleminin ucuna, kâğıda usulca dokundu, eridi içinde. Yalnızdı kelebek, güzelliğini görecek gözler olmayınca renksiz kalmıştı. Ona biraz moral vermek, nazik coğrafyalarına insanlar sokmak geldi içinden. Kalemi bir buket çizdi, bir başkaldırı gibi, Kardelen kar beyazın içinden nazik başını uzattı. Kelebek, beyaz gelinlik içindeki sessiz çığlığa tutundu. Usulca başının üstüne doğru uçtu.

Tohumun toprakta bekleyişi uzundu. Kardelen iyi bir tarlanın üstünde, seçilmiş bir tohum sanırdı kendini. Onu bir çiçek tarlasında binlerce renk, kendisi ile aynılaşmış kardeş bekleyecek, birlikte güzelleşecekler sanırdı. Bekleyişi sona ermişti, gün gelmişti. Tohum çatlamış hayata merhaba diyen ilk filiz uzanıvermişti. Soğuk sardı her yanını, kar kristalleri güzelliği ile şaşkın üşüştüler, sıkılaştılar, buz oldular. Gitmemeli, güzelliği yitirmemeli, kendileri için saklamalıydılar. Buzdan aynasına baktı Kardelen ve gökyüzünü görmek için nasıl sabırsızlandığını gördü. Kahverengi koltuktaki çizeni kıpırdadı yerinden. O çıkamasa da Kardelen kavuşmalıydı hayata. Usulca soluk verdi ona, Kardelen tüm beyaz şekillere ve ardında bıraktığı üzüntüye aldırmadan başını uzattı. Açık bir eflatun, ela gözlerin esmerliği ile göz göze geldi.

Çoban heyecanla yaklaştı. "Hoş geldin, hoş geldin dünyamıza"... Gözlerindeki ışıklarla tuttu Kardeleni, direncinden öptü defalarca. Kavalını çıkardı, ezgilerle çoştu... Ezgisinin çoğulculuğundan "sen olmadan ben eksiğim" diyen çığlıkları avuçladı Kardelen. Beyaz karın Kaf dağları arkasından uçuşan yakamozlarını seyre daldı, gözleri esmerlikle ışıklanmıştı. Baktığı çobanın güzelliği karın üstünden yüreğine akmıştı. Çoban akşama kadar bildiği tüm ezgileri Kardelen için söyledi. Bitmeyecek bir sevda dedi içinden, "yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek"...

Yıldızlar örtmek için aşklarının üstüne, daha bir güvenmek için sevdalarına aceleyle akşam ettiler. Gece mavisi soğuk bir yürek gibi gizledi çobanla, Kardelen'i. Kardelen doyamamışken ezgilerin avuçladığı güzelliğine, doğrulup kalktı çoban, "Uygun değilim, gitmeliyim. Gece bastırmadan yol kapanmadan bekleyenime kavuşmalıyım. Kar çok soğuktur gecelerde. Uzaklaşmalı ve kendin olarak başardığın yolculukta seni kardeşim gibi kucaklamalıyım" dedi.

Köklerini tutan buzdan beyazlık bir kez daha sıkıştırdı yüreğini minik çiçeğin. Geldiği dirençli yolculuk, yaşadığı güzellik yok oldu gözlerinde, avuçlarından ezgiler uçtu, uzaklaştı. Çoban gözlerindeki esmer güzellikle yürüyüp geçti yanından.

Saçlarını arkaya atan çizer derin bir soluk aldı. "Çiçeğin çobana aşkı", ürettiği çizgilere bakarken içini kaplayan hüzün, bildiğini itiraf edememenin baskısıyla parmaklarını zorladı.

İçeriye dalıveren bir hayat karmaşasına karşı, bilgisayarın başında çalışıp duran dostuna baktı. Arkasını dönünce "bak" dedi. Şimdi çizdi kendini, az önce burada bir aşk acısı vardı.

Taksi, trafik lambasının kırmızılığına aldırmadan, durmadan, devam etmek istedi. Sürücüsü konuştukça, yanındaki kadın kafasını sallıyor, dediklerine onay veriyordu. Arkada oturan Kardelen ne söyleyeni, ne de kendini izleyeni fark edebildi. Tüm yaraları kanıyor, kan kaybından ölecek gibi oluyordu. Her hücresi acıya kesmişti. Gözlerinden akan damlalar onurlu bir yüzün üstüne kırışıksız düşüyor, bir çağlayan gibi aşağı süzülüp, gürültülerle Kardelenin acılarına düşüyordu. Kıpırtısız, sessiz, ayaklanmış bir isyankâr kendi kendine söylenip duruyordu; "beni sevmiyormuş, beni sevmiyormuş", kendisini izleyen bir çift göze baktı, görmedi. Uzanıp tutuverecek, acıları tutuklayacakmış gibi hisseden genç çocuk hiç görünmedi bakışlarında. Sevdası kaybolmuş bir karanlığa gömüldü Kardelen ve yürüyüp gitti, yeşil ışıkta.

"Çok yorgunum, hiç gücüm yok" sesi döküldü dudaklarından, kaçak bir balkıma yansıdı itirafında. Hazırlanan kar beyazı yatağın soğukluğuna uzandı, isimdaşı çiçek geldi aklına. Sen direnip buzdan kristallerin saldırısına, üşümedin, yüreğindeki direnç çiçek açtı. Kardelen karı avuçladı, yüzüne ve düşüncelerine savurdu. Dökülen gözyaşlarından koruyarak sevdasının yaşam alanlarını, toprağına sıkı sıkı tutundu. Gökyüzü mavi, gözleri esmer güzellikteydi. Kardelenler, yıldızlar dururken keşke bir çobana sevdalanmasaydı diyen geceye inat, elele tutuştu.

Böyle yapmak hoşlarına giderdi. Kahverengi koltukta çizer, yorumu dostu kucaklardı. Çift gözlerden yaşlar aktı, ihanet olmayan sevdaya birbirlerine sarılarak ağladılar, ellerini uzatıp utandırılmamış bir hayatı kucakladılar. Bir çizen, bir yazan; ellerinde direnç gülü iki Kardelen bakakaldılar arkalarından; "Bizi ancak devrimde anlayacaklar".

Yazının devamını oku...

Zülfü Livaneli

Livaneli'nin "Özgürlük" adlı parçası, İtalyan TV'si Rai Uno'da tarafından "Son 50 yılın en iyi 2. şarkısı" seçildi.

İtalyan Devlet Televizyonu Rai Uno'da 21 Aralık'ta yapılan şarkı yarışmasında Türkiye adına büyük bir mutluluk yaşandı. Yarışmada önce 15 ünlü jüri üyesince İtalya'da son 50 yılın en iyi 700 şarkısı seçildi. Ardından juri şarkıları 15'e düşürdü. Daha sonra juri ve halkın katılımıyla 15 parça arasından Zülfü Livaneli'nin 'Özgürlük' şarkısı 2nci oldu. Top model Luisa Corna tarafından İtalyanca seslendirilen 'Özgürlük' şarkısıyla birlikte 14 şarkı 2008'de Altın Şarkılar adıyla piyasaya çıkacak.Dinlemek için lütfen tıklayınız..

Yazının devamını oku...

Ruhi Su

Mehmet Ruhi Su, 1912'de Van'da doğdu. Hiç tanımadığı anne ve babasını "Ermeni tehciri" sırasında kaybettiği biliniyor. Çocukluğunu yanlarına verildiği yoksul bir aiIe ve öksüzleri yurdunda geçirdi. Bir ara İstanbul'da askeri okullarda okudu, ancak müzik sevgisi onu yeni arayışlara itti. Adana Öğretmen Okulu'nda okurken, Ankara'ya Müzik Öğretmen Okulu'na girmeyi başardı. 1935’de Cumhurbaşkanlığı Orkestrası’na seçildi, konservetuarın opera bölümünde de okudu ve daha sonra da Devlet Operası'nda çalıştı, bir süre radyoda türkü söyledi. Söylediği bir türkü yüzünden radyodaki işine son verilen Ruhi Su, 1952-57 yılları arasında 1951 TKP tevkifatı dolayısı ile hapis yattı. 1960'ta İstanbul'da Taksim Belediye Gazinosu'nda sahneye çıkan Ruhi Su, bir yandan da halk türkülerini kaydedip, arşivleme görevini üstlendi. Söylediği türkülerdeki siyasi vurgular yüzünden aleyhinde kampanyalar başlatılan ve işini kaybeden sanatçı, türküleri derleyip, yeniden yorumlama işine kendi başına devam etti. 1975'te Dostlar Korosu’nu kurdu. 1978'den sonra ürettiği kasetlerle halk müziğinin, yaygınlaşmasına büyük katkıda bulundu. Ruhi Su, 12 Eylül yönetiminin engellemeleri yüzünden yurtdışında tedavi şansı bulamadı ve 20 Eylül 1985'te öldü. Ruhi Su'nun cenaze törenine binlerce kişi katıldı ve cenaze 12 Eylül döneminin ilk büyük kitle gösterisi haline dönüştü..

Yazının devamını oku...

Adam Olmak

Erhan Tığlı

Adam, bizde adı çok geçen ama pek az bulunan bir nesnedir. Ne yenilir ne içilir; tatlı dili, derler. Oysa çoğu zaman tersi olur hep. Mülk gibi alınıp satılır adamlar, yoksulluk yüzünden yük olur can gövdeye. Anneler babalar çocuklarının adam olması için çilelere katlanırlar ama ünlü fıkrada olduğu gibi, evlat doktor olur, mühendis olur ama bir türlü adam olamaz nedense.

Adamdan sayılmak, adam yerine konulmak hepimizin hoşuna gider. Sürücüler birdenbire önlerine çıkıveren yayalara kızarlar, “Çiğnendiğine yanmam, seni adamdan sayarlar da benden hesap sorarlar, ona yanarım” diye bağırırlar. Seçmenler dört beş yılda bir olsa da adam yerine konuldukları için çok sevinirler, ne kadar kızarlarsa kızsınlar, politikacılara oy verirler, onları koltuk sahibi ederler.

Bir türküde, âşık, sevdiğine, “Kaçma güzel kaçma, ben adam yemem” diye sesleniyor ama bir tenhada yakalasa onu, karnım tok da demez hani...

O kadar adam canlısıyız ki, hiçbir işimizi adamsız yapamaz, her işin bir adamı olduğuna inanır, adamını bulmaya çalışırız. Herkes her şeyi yapamaz, her işin bir adamı vardır. Olmaz olmaz deme, adamını buldun muydu akan sular bile durur! Birisinin dostumuz ya da çıkar ortağımız olduğunu belirtmek için, “O benim adamımdır” diye övünür, caka satar, adamlık taslarız. “Adamım” sözcüğünü kimi kadınlar kocaları için kullanırlar.

Anneler babalar çocuklarını azarlarken, “Koca adam oldun. Bu yaptığın sana yakışır mı?” derler ama adamlığa yakışmayan işler yapmakta onları bastırırlar. Birisinin iyi bir kişi olduğunu “adam evladı” diyerek belirtiriz. “Adamın yüzüne şöyle bir baktım mıydı, onun nasıl bir adam olduğunu hemen anlarım” diyerek adam sarrafı geçiniriz.

Bizi hayal kırıklığına uğratanlara, “Kalıbına bakıp da adam sanmıştım seni” der, kızdığımız kişilere, “Sen de adamım diye geziyor musun, adamlık nerde sen nerde!” diye sesleniriz. Adam olmayı kolay sanan küçüklere, “Senin adam olman için kırk fırın ekmek yemen lazım” diyerek hadlerini bildiririz. “Adam olacak çocuk ...den bellidir” diye bir söz vardır ama bence geçersizdir, kimin ne olacağı önceden pek belli olmaz. Zaten adamlık anlayışımız başka başkadır. Kimi kaynağı ne olurda olsun, çok para kazanmayı adamlık sayar, böylelerini büyük adam sananlar vardır. Kiminin adamlığı torpille, dayıyla yüksek mevkilere çıkmak, caka satmaktır. Kiminin adamlığı herkese tepeden bakmaktır, kiminin adamlığı ona buna çamur atmaktır. Adamdan sayılmayan küçük adamlar bütün yükü çekerler de gık bile demezler, büyük adamlar gibi hazırdan yemezler, onun bunun sırtından geçinmezler. Asıl adam gibi adam olanlar bunlardır ama ne yazık ki değerleri bilinmez.

Adam var adamcık var yani! Adam tutarken, adam seçerken adamakıllı düşünmeli. Rodin’in “düşünen adam” heykeli ünlüdür. Buradaki adam ne düşünüyor acaba? Sakın, ne olacak bu insanların hali demiş olmasın! Kimi Özde kimi sözde adamdır. Sözde adamı bir şiirimde şöyle dile getirmiştim: “Kişiliği çember: Dönüyor/Merhameti komada: Ölüyor/İlgisi saman alevi: Sönüyor/Ağlayan var şurada: Gülüyor/Çevreyi durmadan kirletiyor/ Adama bak adama/ Yaşıyor(!)”

Bir fıkrayla limana götürelim peynir gemimizi.

Adamın biri Karadenizli dostunun konuğu olmuş. Ev sahibi onu gezdirirken yolları mezarlığa düşmüş. Mezar taşlarının üstünde yazı yerine dikey yatay çizgiler varmış. Adam bunların ne olduğunu merak etmiş. Şöyle demiş bizimki: “Şeref işaretidir bunlar. Şu üç dikey, bir yatay çizgi çok şerefli adamımızı belirtir. Vurdi vurdi vurdi, vuruldi demektir. Yanındaki de şereflidir: Vurmiş vurmiş vurulmiştir. Onun yanındaki de şerefli sayılır; vurmiş vurulmiştir.” Adam başka bir mezarın önünden geçerken hiçbir işaret görmez, “Peki bu kim?” diye sorar. Karadenizli yüzünü buruşturur; “Geçelim oni” der. “Ne vurmiş nede vurulmiştir o, eceliyle öldü, adam değildir.”

Şaka bir yana, adam gibi ölmesini bilmek de iyidir ama en önemlisi adam gibi yaşamak, adamlığına leke sürdürmemek, ne olursa olsun, adam olmaktan vazgeçmemektir.

Yazının devamını oku...

Mal Beyanı

Can Yücel

1-Avşa adasında üç daire, dört üçgen, beş dikdörtgen
2-Gökyüzünde bi bulut
3-Bitlis'te beş minare
4-Biri yazlık, biri kışlık iki platonik sevgili
5-Büro mobilyası ve çelik kapı üreten bir fabrikanın öğle üzeri yaslanıp sigara içilen beyaz duvarı
6-Islıkla da çalınabilen dört anonim türkü
7-Palandökende bir palan, iki döken
8-Kastamonu'da üç kasto
9-Üç fay hattı
10-Bir çarşamba, iki perşembe, üç cuma
11-Dünyada mekan
12-Ahirette iman
13-Denizde kum
14-Uzayda yerçekimsizlik
15-Bi çuval gazoz kapaği
16-Bi kibrit kutusu sigara izmariti
17-On sekiz saç biti
18-Biri ingilizce 6 adet küfür
19-Yirmi tane boş naylon poşet
20-Sevenlerin kalbinde kurulmus bir taht
21-Bi sürü saç sakal, kıl, tüy, yün
22-Üç ayrı parkta üç ayrı belediyeye ait üç ayrı banka reklamlı bank
23-Bi ayakkabı çekeceği
24-İki büyük taş kütlesi
25-Bir adet ağaç gölgesi
26-Üç kuş kanadı sesi
27-Bi sürü kedi köpek
28-Bi marmara denizi
29-Camına yaslanıp seyredilen iki piliç çevirmeci
30-Her akşam karıştırılan dört çöp bidonu >
31-Çalıp çalıp kaçılan beş melodili apartman zili
32-Nakit 15 kuruş
33-Anne babadan kalma, yarısı yaşanmış bi ömür...

Yazının devamını oku...

66.Sone

William Shakespeare

Vazgeçtim bu dünyadan tek ölüm paklar beni,
Değmez bu yangın yeri, avuç açmaya değmez.
Değil mi ki çiğnenmiş inancın en seçkini,
Değil mi ki yoksullar mutluluktan habersiz,
Değil mi ki ayaklar altında insan onuru,
O kızoğlan kız erdem dağlara kaldırılmış,
Ezilmiş, horgörülmüş el emeği, göz nuru,
Ödlekler geçmiş başa, derken mertlik bozulmuş,
Değil mi ki korkudan dili bağlı sanatın,
Değil mi ki çılgınlık sahip çıkmış düzene,
Doğruya doğru derken eğriye çıkmış adın,
Değil mi ki kötüler kadı olmuş Yemen' e
Vazgeçtim bu dünyadan, dünyamdan geçtim ama,
Seni yalnız komak var, o koyuyor adama.

Çeviri: Can Yücel

Yazının devamını oku...

Onur Dolu Bir Yaşam Tercihi

1968 Melbourne Olimpiyatları. İki siyahi ve bir beyaz atlet... O gün, o üç kişi dünyaya öyle bir ders veriyorlar ki aradan yıllar geçmesine rağmen unutulmuyor ve o hikayenin üç kahramanı yıllar sonra tekrar bir araya geliyorlar. Bu yazıyı mutlaka okuyun.

Gençlik ve serdeki hafif anarşistlik... 200 metrede altın ve bronz madalya kazanan Amerikalı iki siyah atletin, Tommie Smith ve John Carlos’un siyah deri eldivenli yumrukları havada, başları önde posteri yıllarca hayal dünyamızı ve asıl oda duvarlarımızı süslemişti.
İtiraf ediyorum ki, Aynur Çağlı’nın o muhteşem haberini okuyana kadar aynı karede önde duran, gümüş madalyalı Avustralyalı beyaz atlete hiç dikkat etmemişim. Adı Peter Norman imiş...
İşte bu atlet geçen hafta öldü. Haberin ve konunun tekrar gündeme gelmesinin sebebi budur.

Gelelim hikayeye...
Mexico City’de 200 metre finali koşulmuş. Amerikalı (siyah) atletler Tommie Smith ile John Carlos birinci ve üçüncü gelirken, ikinciliği Avustralyalı (beyaz) Peter Norman kazanmış.
Madalya töreni için bekledikleri sırada, Carlos, Peter Norman’ın yanına gelerek sormuş:
- İnsan haklarına inanıyor musun?
- Evet, inanıyorum.
- Peki ya Tanrı’ya?
- Bütün kalbimle...

Bunun üzerine, iki siyah atlet kafalarındaki eylem planını açıklamışlar, Norman tereddütsüz katılmış:

- Ben eyleminizi destekleyeceğim, bana ne yapmam gerektiğini söyleyin!

İlk defa, o günler için müthiş bir provokasyon hatta devrim sayılacak bir eylem planlıyor iki genç adam: Amerika’daki ırk ayrımcılığını ve siyahlara reva görülen fakirliği ve ikinci sınıf vatandaşlığı protesto edecekler... Ama nasıl?

Fikir Norman’dan geliyor: bir çift siyah deri eldiven buluyorlar, sağ tekini Tommie, sol tekini John eline geçiriyor; fakirliği sembolize etmek için çıplak ayakla kürsüye çıkıyorlar, başları kederle öne eğik, sıkılı yumruklarını havaya kaldırıyorlar. Önlerinde duran beyaz atlet Peter Norman da, dayanışmasını göstermek için kalbinin üstüne ‘İnsan Hakları İçin Olimpiyat Projesi Hareketi’nin kokartını iğneliyor. Amerikan milli marşı çalarken plan icra ediliyor ve eylem koyuluyor.
Ve tabii (hatırlıyorum) dünya birbirine giriyor. Amerika ayağa kalkıyor. Olimpiyatlar bile gölgede kalıyor, dünya gazeteleri yumrukları havada siyah atletlerin fotoğrafını birinci sayfadan veriyor...
Amerikan Olimpiyat Komitesi iki siyahın spor kariyerini o saniye bitiriyor. Eylem amacına ulaşmış, Amerika’daki zenci azınlığın durumu dünya gündemine girmiştir. Smith ve Carlos spor hayatlarını (ve buna bağlı olarak geleceklerini) feda etmişler ama dünya tarihine geçmişlerdir. Dünyadaki yüz milyonlarca ezilmiş siyahın ilahı haline gelmişlerdir.
Peki ya Avustralyalı beyaz Peter Norman?
Meslektaşım Aynur’un anlattığına göre, Norman’ın da hayatı kararmış.
Tommie Smith diyor ki:
“Peter, bir beyazdı. O günlerde siyahların haklarını savunma cesareti gösteren, onurlu ve belkemiği sahibi beyaz çok azdı. Peter, Avustralya’ya döndüğünde kimse yüzüne bakmadığı gibi, herkes tarafından yargılandı. Onun da atletizm kariyeri bitti, spor çevrelerinden dışlandı. Tehditler, işsizlik ve tecrit nedeniyle öyle sıkıntılı günler yaşadık ki, üçümüzün de ilk evliliği sona erdi.”
Avustralya Devleti Norman’ı ölene kadar affetmemiş ama... Norman intikamını mezara götürmüş: 1968 Olimpiyatları finalinde ikinci olurken kırdığı 200 metre Avusturalya rekoru hâlâ, 38 yıl sonra kırılamamış.
Ölene kadar süren ‘eylem kardeşliği’
İki amerikalı ve bir Avustralyalı ‘lanetli’ atletin o gün başlayan ‘eylem kardeşliği’ ve dostlukları ömür boyu sürmüş. Aradan geçen 38 yıl boyunca, yazışmışlar, buluşmuşlar, görüşmüşler.
Ta, geçen hafta, Peter Norman evinin bahçesinde kalp krizi geçirip 64 yaşında ölene kadar.

Melbourne’de yapılan cenaze töreni. ‘Onurlu beyaz atlet’ Peter Norman’ın tabutu, Tommie Smith (solda) ve John Carlos’un omuzlarında!
Üç ‘eylem kardeşi’ son kez omuz omuza...
Nasıl, muhteşem bir haber değil miymiş?
Bu habere neredeyse tam sayfa ayıran Star’a bravo. Ve tabii Aynur Çağlı’ya da kocaman bir bravo. Final onun ağzından:

“Cenaze töreninde Carlos ile Smith’in yanına gidip ‘Siz Mexico City’de yumruklarınızı havaya kaldırdığınızda, biz Türkiye’deydik. Şeref kürsüsündeki fotoğrafınız o gün bize ve kuşağımıza çok şey öğretti’ dediğimde, Carlos yüzünde içten ve gururlu bir gülümsemeyle eğilip,‘Bizim de bütün amacımız buydu zaten’ dedi.”
(Star, 16 ekim)

Yazının devamını oku...